Türkiye Barışını Arıyordu… 

 Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi -DİTAM- tarafından düzenlenen, Toplumsal barışın inşasında STK'lerin rolü - Güney Afrika deneyimi adlı etkinliklerine iştirak ettik.

Toplumsal uzlaşı noktasında çalışma sürdüren, saygın ve eşit beraberliklerin olması açısında fevkalade randımanlı fikirler üreten bir hayli kabarık sayıda kişi ve kurumlar vardı.

Biz de, İHD adına sayın M. Melet, Çev-Der adına A. Kalçık, Genç İş adamları adına K. Salaz olarak katıldık. Ama Van gurubu olarak bilindik. DİTAM başkanının konuşması hem günümüzü, hem de çözüm yollarını sunması açından gündemin balans ayarlarını yakalamış durumda idi.

     Moderatör  Sedat Yuttaş’ın  duruma hakim olması toplantıya ayrıca bir olgunluk kazandırmıştı. Özel konuklar arasında Mandela hükümetlerinde görev almış, bakanlık yapmış Roelf Meyer ile G. Afrika Ulusal Kongre (ANC) müzakerecisi, Senato Bşk. ve anayasa işleri komisyon üyesi Mohammed Bhabha vardı.

     Vatandaşlar, önceleri düşmanca sonra birlikte yaşamının başarası ve guru ile karşımızda duruyorlardı. Gün boyu sorulan sorularımıza cevap verdiler. Ne ANC adına görüş beyan eden Mohammed Bhabha ve ne de GAC (Güney Afrika Cumhuriyeti) adına konuşan Roelf Meyer geçmişe takılı berbat pratiklerinde hiç bir bereteleri yoktu. Meyer,".. biz siyahlarla düşmandık bu doğru ama geleceğimizi birlikte hazırladık"."Geçmişe takılmak her zaman için iyi değil; geleceğe bakmak ilaç gibidir". Barış süreci bizim altmış yılımıza mal oldu".

 Bhabha ise, "İntikam almak istiyorduk gerçek bu... ama bu intikam alma duygumuzu sürdürseydik uluslar arası bir realiteye dönüşen barışı yakalayamazdık. Barış insan hakları temelinde olmalı.Belki siyahlar zulüm görüyorlardı ama beyazlar da en az onlar kadar kaybediyorlardı".Hatta biraz daha cesur devranarak barış sürecinde "siyasiler çok ödlek davranıyorlardı.Esas bize STK'lar yardımcı oldu.Korkularımızdan arınmalıydık ve bunu STK'ların cesur davranış ve tutumları ile başardık".

    Belki de aşırı beklentimizin işareti idi,onlar yani "düşman" vatandaşlar konuştukça sempatikleşiyorlardı. Kolay değil tabi, çok arzuladığın onurlu bir birlikteliği onların şahsında görür olmamız bir yakınlık duygusunun ister istemez taraftarı haline getiriyordu. Biz neden başaramadık demenin olası ezikliği de olabilir. Ne olağan üstü yetenekleri, ne de farklı mucizevi yanları vardı. Kendilerinden, yılların biriktirdiği üstün olma, farklı kalabilme, ayrıcalıklı gözükme ve kendinden başkasını görmeme gibi hastalıklı düşüncelerinden arınmış halleri vardı.Yani birlikte yaşamayı engelleyen sofralarındaki zehirli yiyeceklerini temizlemişlerdi. Doğrusu bu idi onları dünyaya örnek gösteren ve de onurlu kılan.

    Kutuplaştırıcı kültürden ne barış tohumu yeşerir, ne de birlikte yaşama motivasyonu gelişir. Yönetici kadrolara ve egemen hakim erklere belki yönetme zevkini verir ama, yönetilen yoksullara hep sıkıntı verir.Ondandır ki sayın Mohammed siyasi yöneticiler için onlar "hep gönülsüz ve isteksiz kalıyorlardı.Korkak davranıyorlardı" derken,zevklerini yoksullarla paylaşmak istemediklerindendi. Esas, kalıcı barışı da, onurlu ve de kardeşçe bir yaşamı da muazzam gücü olan yoksullar yapar. Bunu da yan yana geldikleri ve örgütlendikleri dernekleri, kurumları, cemiyetleri ve sendikaları ile yapacaklar. Bunlar elbette homojen değillerdir. Felsefik olarak, inanç olarak, etnik olarak hatta menfaat grupları olarak çok çok farklıdırlar. Ama hepsinin ortak paydası insan değil, insanlık olunca başarılamayacak bir şey yoktur.

     Yeterki, insan haklarından kaynaklı bir mutabakat üzerinde hedefe yürüyebilmeyi başarabilelim. Çünkü beyaz da, siyah da A-B-AB veya O kan gurubundandır. Üstün kan söylemi yöneticilerin zevkleri,yoksulların prangalarıdır.

YORUM EKLE