Demirtaş’tan çok konuşulacak açıklamalar: 120 kişi Cizre

Demirtaş'ın yargılandığı ana dava ikinci gününde devam ediyor

Demirtaş’tan çok konuşulacak açıklamalar: 120 kişi Cizre

VanEkspres - "Kayseri’de, Samsun’da Ordu’da Tekirdağ’da yaşayan kardeşlerimiz yeterince bunun sonuçlarını idrak edemiyor olabilir" “... kaynaklı yeniden çatışmaların başlamasından kaynaklı her birimizin kaygıları ve geleceğe dair korkuları vardır. O toplantıda da hatırlanırsa bizler parti olarak, HDP olarak sürece nasıl yaklaştığımızı neler yapmamız gerektiğini hem kendi cephemizden ifade etmiş hem de bu süreçte her birimizin ve tarafların üzerine düşen görevleri konusunda görüş alışverişi yapmıştık. Sizlerin eleştirilerini, kaygılarını, önerilerini dinlemiştik. Şimdi aradan geçen bu kısa süre zarfında maalesef bu masa etrafında görüşlerini belirten her bir arkadaşımın ifade ettiği kaygılar fazlasıyla hayat buldu. Gerçekleşmemesi için uğraştığımız bütün olumsuzluklar maalesef ki önemli ölçüde gerçekleşti. En önemlisi de bizler bu topraklarda bu bölgede özellikle Diyarbakır’da çok sayıda ölümle, cenazeyle, acıyla karşılaşmış bir toplum ve topluluk olarak en önemli başlığımız ve en önemli hassasiyetimiz çok doğaldır ki çatışmaların, savaşın durmasıdır. Hani denir ya ateş düştüğü yeri yakar. Bizler hep ifade ettiğim gibi ateşin düştüğü yerde hala yangının içerisinde yaşamaya çalışan nefes almaya çalışan insanlarız. Savaş denildiğinde, çatışma, ölüm denildiğinde, savaştan kaynaklı acılar ve onun sonuçları denildiğinde İzmir’de yaşayan insanımız başka bir şey anlıyor olabilir. Ya da yeterince idrak edemiyor olabilir. Kayseri’de yaşayan Samsun’da Ordu’da Tekirdağ’da yaşayan arkadaşlarımız kardeşlerimiz yeterince bunun sonuçlarını idrak edemiyor olabilir bu da normaldir. Çünkü 40 yıldır onun 30 yılı OHAL ve sıkıyönetimlerle geçirmiş bir bölgede yaşayanlar ve her günü silah ve bomba sesiyle sokağa çıkma yasaklarıyla ölümle, morgların hastanelerin önünde ya da taziyelerde, mezarlıklarda geçirmiş bir halkın savaş denildiğinde ne hissettiğini anlayabilmek için hiç değilse insanlarımızın bir haftasını burada geçirmeye davet ediyoruz. Barış dediğimizde, ateşkes dediğimizde, yeniden müzakerelere başlansın dediğimizde bunu vatan hainliği bunu ülkeye ihanet bunu devletin bölünmesi girişimi olarak tanımlayanları ben bir hafta da olsa burada yaşamaya devam ediyorum. Hakkari’de Şırnak’ta Van’da 3-5 gününü hiç olmazsa halka birlikte geçirmeye davet ediyoruz. Biz bu işi daha savaşla çözeriz diyenleri hiç değilse bir gecesini bir polis kulübesinde polis memuruyla birlikte nöbet tutmaya davet ediyoruz.

Daha fazla savaşla biz bu işi hallederiz, yeterince operasyon yapılmıyor diyenleri, siyasetçileri, hiç değilse bir gece askerle birlikte mevzide sabahlamaya davet ediyorum. İşverenleri, sanayi odası temsilcilerini, en azından birkaç gününüzü buradaki gerçeği en azından yerinde gözlemleyebilme açısından buradaki işverenle esnafla dayanışma dayanışma adına da olsa ve gerçeği yerinde izleyip, gözleyip, doğru tahminlerle, doğru sonuçlara, doğru önerilerle doğru çözümlerle gitme adına buralarda geçirmelerini öneriyoruz. Buradan lütfen şu anlaşılmasın: Yaşanan bütün sorunlar tek taraflıdır. Hayır. Ortada bir çatışma var. Bir savaş var. Bu çatışmadan kaynaklı yaratılan çift taraflı mağduriyetler var. Biz onları görmüyor, duymuyor değiliz. Bunların üstünü örtecek, görmezlikten gelecek de değiliz. Fakat en nihayetinde bizim siyasi olarak muhatabımız, yani bu işin çözümünde, hükümet olarak, devlet adına sorumluluk almasıdır.

"'Ben daha fazla askeri operasyonlarla çözerim' diyen bir hükümete biz öncelikle iğneyi batırmak zorundayız"

Adım atmasını beklediğimiz, parlamentoda 13 yıldır çoğunluğu elinde bulundurmuş, en nihayetinde geçici bir hükümetle de olsa Türkiye’de hala iktidar olma pozisyonunu koruyan bir siyasi irade var. Bizler eğer toplum olarak barış mevzusunda, barış konusunda hemfikirsek bir talebimizi hükümete yöneltmek zorundayız. Bu işin doğası gereğidir. Devasa bir sorundan bahsediyoruz. Geçen toplantıda bu konudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmıştım. Şimdi uzun uzun hatırlatmak istemiyorum ama 120 yıllık belki de 150 yıllık bir geçmiş olan bir sorunun, Osmanlı’dan devraldığımız, Osmanlı’dan itibaren ortaya çıkmaya başlamış, Cumhuriyetle birlikte büyümüş, kangrenleşmiş bir sorunu 2015 yılında, bir kez daha “ben daha fazla askeri operasyonlarla çözerim” diyen bir hükümete biz öncelikle iğneyi batırmak zorundayız. Çuvaldızı sonra başkalarına batırırız. Ama hükümet kendini bu konuda pir û pak, sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteremez. Öncelikle hükümetin geçici hükümet bile olsa barış konusunda tutumunun, uzlaşmaz tavrının teşhir edilmesi ve eleştirilmesi lazım. Bu kadar büyük, devasa bir sorun, hele de Orta Doğu’da, adeta kaynayan bir kazana dönüşmüşken, Türkiye’nin içinde diyalogla, müzakere ile çözülecek bir sorunun, tam da çözümün arifesinde, masayı devirip, müzakereleri ortadan kaldırıp, yeniden çatışmalı ortama sevk etmek akıllıca bir siyasi hamle, akıllıca bir siyasi iş olmamıştır. Belki hükümet şöyle düşünmüş olabilir. Bizler seçim atmosferinde HDP’yi zor durumda bırakmak için ateşkesi bir gerekçeyle bozarız. Süreci zaten bitirdik. Ve bu çatışma ortamından HDP olumsuz etkilenir. Oyların bir kısmı AKP’ye diğer partilere dağılacak. Baraj altında kalmamızla birlikte yeniden tek partili iktidar dönemine geçilecek diye düşünmüş olabilir. Bunun da tutmadığı, toplumsal karşılığının olmadığı ortaya çıktı. Fakat bu bile siyasi ahlak ve etik açısından son derece sakıncalı bir yaklaşımdır. Bir parti olarak AKP böyle düşünebilir ama devlet dediğimiz, ortak akılla yönetilen organizasyonun böyle düşünmek gibi bir vahim hatayı yapmış olmasını biz halen anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere başta olmak üzere Almanya, Avrupa Birliği’nin önemli ülkeleri, Çin, İran, bölgedeki önemli aktörlerin neredeyse tamamı, Suriye ve Kürdistan Federal Bölgesindeki Kürtler başta olmak üzere Kürtlerle iyi ilişkiler, etkili iyi ilişkiler geliştirme gayreti içerisindeyken, Kürtlerin nüfus olarak en yoğun yaşadığı Türkiye’de maalesef ki var olan, ağır aksak yürüyen çözüm süreci de bitirilmiş, içeride ve dışarıda Kürtlerle yürüyen bütün diyalog kanalları kapatılmış, adeta intihar edercesine tıkatılmıştır. İşte bunları anlamakta zorlanıyoruz.

"Zar zor yarattığımız kısmi güven ortamı genel seçimlerde HDP’nin başarısı ile birlikte tuzla buz olmuştur"

Türkiye Cumhuriyeti devletinin böyle tarihi kritik bir dönemde, bu kadar akıl dışı hareket ediyor olmasını gerçekten de anlayamıyoruz. Seçim bahanesiyle, seçim gerekçesiyle yapılamayacak basit taktik hamleler, stratejik kırılmalara dönüştü, dönüşmek üzere. Şimdi bulunduğumuz noktada hâlihazırda yaşadığımız sorun, sıkıntıların birçok nedeni ve birçok kaynağı var. Ama özü itibariyle bir masa etrafında konuşamıyor olmak, müzakere edemiyor olmak, sorunlarımızı siyasetle çözebileceğimize olan inancın zayıflamış olması en temel sorunumuzdur. Mevzu anadilde eğitim, mevzu özerklik, siyasi talepler, kültürel, ekonomik talepler mevzusundan çok önce güven problemidir. Zar zor, binbir güçlükle yarattığımız kısmi güven ortamı da Dolmabahçe Mutabakatı ve sonrasında yaşanan gelişmelerle, akabinde genel seçimlerde HDP’nin başarısı ile birlikte tuzla buz olmuştur. Şu anda ortada bir güven kavramından söz etmek maalesef mümkün değildir.

Oysaki çözüm süreçlerinin, müzakerelerin olmazsa olmazı güvendir. Asgari güven ortamı sağlanmadıkça tarafların masa etrafında buluşmaları ya da konuşmaları ve sonuç almaları imkânsızdır. Güveni nasıl yaratabiliriz. Bizler mevcut güvensizlik ortamını bir veri olarak kabul edip, artık durum bundan ibarettir. Herkes başının çaresine baksın, diyemeyiz. Yeniden güven ortamı oluşturmamız, tesis etmemiz lazım. Seçim süreçleri, Türkiye gibi derin bir kutuplaşmanın, kamplaşmanın olduğu bir ülkede, seçim dönemleri maalesef ki güvensizliği derinleştirmeye neden olan süreçlerdir. Seçim dönemlerinde siyasetçilerin yüreğinde birazcık vicdan varsa o da kayboluveriyor. Seçim dönemlerinde herkes, neredeyse bütün siyasetçiler bir anda kurt adama dönüşüyor. Ve seçim endeksli, kazanım endeksli bütün taktik hamleler, bütün girişimler var olan uzlaşı zeminini de tuzla buz edecek şekilde güvensizliği iyiden iyiye derinleştiriyor.

Ve son on yıldır, neredeyse bir buçuk yılda bir seçim yaşadı ülkemiz. Şimdi bu kadar çok yoğun seçimin yaşandığı bir atmosferde, siyasi ortamda güveni yeniden tesis etmek de kolay bir iş değildir. Herkes, her parti kendi siyasi amaçları ve çıkarları doğrultusunda, rakip olarak gördüğü diğer siyasi partileri ve özellikle de partimizi hedef alan, düşmanlaştıran, kamplaşmaya ve ötekileştirmeye yol açan bir dil ve politika üretiyor. Bu da çözüm sürecinde yeniden güveni sağlama konusunda elimizi zayıflatıyor. Şimdi seçime bir hafta var. Partimizin 7 Haziran 2015 seçimlerinde aldığı oy ortada. Yüzde 13 gibi bir oy aldık. Anketler şu veya bu şekilde barajı aşabileceğimizi gösteriyor. Ama burada çok açık yüreklilikle huzurlarınızla şunu ifade etmek istiyorum: Partimin baraj altında kalma ihtimalini de, o ihtimali de göz önüne alarak ve bu riski de göze alarak seçime bir hafta var. Eğer müzakere sürecinde, yeniden müzakereye başlama, yeniden ateşkes sürecine başlama yönünde bir irade görürsek, oy kaybeder miyiz, kaybetmez miyiz, buna hiç bakmadan anında müzakereleri destekleriz.

"Kayıpların tamamı toplumun kayıp hanesine yazılırken maalesef ki çözüm adına ilerleme kaydedilemiyor"

Bakın seçime bir hafta var ve biz bu riski almaya hazır olduğumuzu ifade ediyoruz. Seçime bir hafta varken bu riski alıyorsak, seçimi atlatmış, seçimden çıkmış bir parti olarak hayli hayli bu noktada hazır olacağız. Çünkü yakın dönem deneyimlerimiz, tarihsel mirasımız ve birikimlerimiz bize şunu defalarca ispatladı ki; çatışmayla, silahla, operasyonla, askeri eylemle, bombayla ve benzeri silahlı faaliyetlerle, karşılıklı olarak ne kadar öldürücü davranılırsa davranılsın, kayıpların tamamı toplumun kayıp hanesine yazılırken maalesef ki çözüm adına ilerleme kaydedilemiyor.

Silah çözümün önünü açan, çözümü güçlendiren bir realite olarak devreye girmiyor. Tam tersi güven bozucu, toplumda ve özellikle Türkiye’nin batısı ve doğusu arasında, Türkler ve Kürtler arasında, duygu kırılmasına, algı kırılmasına, derinlikli olarak yol açan bir olguya dönüşüyor. Bizler sivil siyasette ve sivil toplumda görev yapan insanlar olarak; silah dışı, şiddet dışı, ölme ve öldürme dışı bir yöntemde ısrarcı olabilmek adına bu rolü ve misyonu üstlendik. Eğer ki başarılı olamayacağımıza inansak, bir adım dahi demokratik siyasette ilerleyemeceğimize inansak hiç kimseyi seçimlerle yormaya davet etmeyiz. Hiç kimseyi sandığa davet etmeyiz. Ama biz inancımızı yitirmiş değiliz. Çünkü başka bir seçeneğin kalıcı bir barışa bizi bu topraklarda götüremeyeceğine inanıyoruz. Silahların susması konusunda ısrarlı ve kararlı talebimizin ve çağrılarımızın altındaki gerçeklik budur. Ölüm bu topraklarda, hele hele çatışma ve savaş yüzünden yaşanan ölümler, bu topraklarda kardeşliğimizi güçlendirmiyor. Halkların Demokratik Partisi, halkların kardeşliği, eşitliği ve adil birlikte yaşamı üzerine kurulmuş, var olmuş bir siyasi partidir. Çatışmalar ve savaşın en çok da HDP...

Türkiye’nin tamamında halklarımızın, inançlarımızın, kimliklerimizin; çiftçiden esnafa herkesin toplumsal sorunlarını, kadın erkekten, genç yaşlıya kadar herkesin bulunduğu cinsiyetten veya toplumsal gruptan kaynaklı sorunları çözme iddiasıyla yola çıktık. Biz sadece Kürtlerin partisi değiliz. Türkleri de kapsayan ve Kürtlerin bütün siyasi, kültürel ekonomik taleplerini, sosyal taleplerini amasız ancaksız savunan fakat bunu da aşan bir Türkiye partisiyiz. Bizler Türkiye’nin her yerinden oy isterken ve oy alırken şuna çok dikkat ettik, özen gösterdik: Bize verilen oylar Türkiye’de artık tekçi sistemin, yani tek dile veya tek etnisiteye, tek ırka, tek dine dayalı sistemin değişmesi üzerine bir çağrıya verilmiş oylardır. Hep şu söyleniyor ya, bizi birleştiren şey dildir. Biz dilde tek olmazsak millet olamayız. Millet olamazsak bölünürüz, parçalanırız. Kuruluş felsefesi itibariyle bu şekilde kurgulanmış olabilir. Bunun dışında bir alternatif düşünmezseniz dediğiniz doğru olabilir. Evet milletler tek dile sahip olursa, tek etnisiteye sahip olursa orada ulus kendi içerisinde başka hiçbir arayışa girmeden, onun etrafında o tarih ve o dil etrafında birleşebilir, tek millet olabilir. Ama bizler gibi neredeyse 30 medeniyetin mirasını devralmış, çok sayıda etnik grubun, halkın, ulusun bir arada yaşadığı çoğulcu toplumlarda, tek dil dayatması veya etnisiteye dayalı ulus dayatması tam da bölünmenin veya gerilimin kaynağı olacaktır. İşte HDP olarak biz öncelikli olarak Türkiye’nin batısında hiçbir kaygıya, korkuya mahal vermeden, ülkemizin bölünmesine doğru giden yolu derinleştirmeden, tam tersine bölünmüş olan toplumu bir arada tutabilecek yeni formüller ve öneriler geliştirdik. Çoğulcu demokrasi etrafında çoğulcu bir ulus yapısı önerdik. Türkçe, Türk milleti, Türk dili, Türk tarihi, Kürt geçmişi… Bunların hepsi bu toprakların birer gerçeğidir. Biz bunun reddi, inkârı veya yok edilmesi üzerine bir öneri yapmadık. Ama aynı şekilde Kürtlerin, Arapların, Çerkeslerin, Ermenilerin, Pomakların, Boşnakların kim varsa bu topraklarda herkesin bir etnik aidiyeti bir dili var, bir geçmişi var. Her biri bu toprakları kendine vatan bellemiş halklardır. Her birisinin anadili, kendi kültürü ve geçmişi en az Türk milletinin dili ve kültürü kadar kıymetlidir, önemlidir. Onunla eşit derecede, yan yana kardeşlik hukuku içerisinde anayasal güvence altında kalınmalıdır. Biz böyle bir ulus olarak, çok dilli yapımızla, birbirimizi daha çok severek, birbirimize daha çok saygı göstererek, bir arada yaşayabiliriz dedik. İnsanlarımız yüzde 13 oy verdiler. Oyların çok önemli bir kısmı yine Kürtlerin verdiği oylardır. Hesaplarımıza göre 11.2 kadar Kürtlerden oy aldık. Ama burada mevzu nicelik değildir. Biz Türkiye’nin neredeyse yüzde 50’sinden destek aldık, sempati aldık, dua aldık. Bu da anketlerde, araştırma sonuçlarında ortaya çıktı. Bu konuda siyasetin en yüksek oy oranıyla desteklenmiş partisi biziz. Evet 4’üncü parti olduk oy itibariyle ama anketlerde ortaya çıktı ki ‘HDP’nin kurmuş olduğu siyaseti beğeniyor musunuz?’ sorusuna yüzde 50’ye yakın destek çıktı. Bu çok önemlidir işte. Bunun oya dönüşüp dönüşmemesi bizlerin başarısına bağlıdır. Bu ayrı bir mevzu ama Türkiye’nin yarısı artık bu politikayı benimsedi. Yani bir arada yaşayacağız, bölünmeyeceğiz, savaş ve çatışma olmayacak, askerimiz polisimiz yaşamını yitirmeyecek, Kürt genci yaşamını yitirmeyecek ve bizler giderek demokrasiyle tanışan bir ülkeye dönüşeceğiz. Bu insanlarımızı korkutmadı, ürkütmedi. Yeni bir ulus yapısından ve ulusal birlikten söz ediyoruz. İkincisi, böyle çoğulcu bir ulusun çoğulcu bir devlet tarafından yönetilmesi lazım. Tekçi ulus, tekçi devlet yapılanmasının her ikisi de değişmeli ki değişim anlamlı olabilsin. Çok dilli, çok kültürlü bir ulusu tek adam yönetemez. Tek yetkili parlamento da yönetemez. Yerinden yönetim dediğimiz, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, özerklik, öz yönetim, nasıl adlandırırsanız. Türkiye’nin her yerinde herkesin kendini ifade edebildiği, yönetime katılabildiği, temsil kabiliyetlerinin güçlü olduğu, belediye meclisleri, il genel meclisleri inşa edebilirdik. Bütçe yapma yetkisi, kendi bütçesini yapma, harcama yetkisi. Tarım müdürlüğünde veya tarım bakanlığında değil, o ilin meclisinde olsun. Turizm, hayvancılık, sosyal politikalar, yerel güvenlik hizmetleri, kadın politikaları, yatırım ve teşviklerin nereye yönlendirileceği, eğitim politikaları ve yerel sağlık politikaları bunların tamamının yetkisini bütçesiyle birlikte yerel meclislere verelim. Yerel meclisler kimlerden oluşacak? Asgari olarak o kentte yaşayan her azınlık grubunun koltuğu olacak ve kontenjanı olacak. O kentte Aleviler azınlıktaysa Alevilerin kontenjanı olacak. Êzidîler, Süryaniler, Hıristiyanlar varsa kontenjanı olacak. Dersim gibi bir memlekette Sünniler azınlıktaysa Sünninin kontenjanı olacak. Ama herkes temsil edilecek. Belediyeler ve yerel meclisler karar alırken kendi başına yeterli çoğunluğu sağlasalar bile sivil topluma danışmadan, onları bir danışma kurulu olarak fikirlerini almadan karar alamayacaklar. Eğer ekonomi alanında yasa yapıyorsa, kent meclisi konuyla ilgili bir yasayı görüşüyorsa, kentin bütün dinamiklerinin toplantıya katılıp görüşlerini belirtme hakkına sahiptir. Bütün bu görüşlerin meclis toplantısında aleni bir şekilde canlı yayında tutanağa geçilecek şekilde söyleme hakkına sahiptir. Veya diğer kent bileşenleri, kendisiyle ilgili bir karar alınırken, katılımcı bir demokrasiyle bütün o kentin yasa yapma sürecine katılma hakkına sahiptir. Kent çok dilli bir eğitim istiyorsa, o konuda müfredat hazırlama, kitap basma veya eğitim kurumu açma öğretmen atama bunların tamamı kent meclisinin görevleridir. Bunları yaparken 81 vilayetteki meclisler neye dayanarak yapacaklar? Ülkenin bir tek Anayasası var, herkes Anayasaya uymak zorunda olacak. Anayasaya aykırı alınan kararlar AYM’ye götürülebilecek. Dolayısıyla hiçbir özerk meclis kendi başına buyruk karar alamayacak. Ankara’daki parlamento ne yapacak dedik, genel güvenlik hizmetleri, ulusal sınır güvenliği, genel maliye ve makro düzeydeki ekonomi politikaları, hazine politikaları, genel adalet hizmetleri gibi bütün Türkiye’yi ilgilendiren genel politikalarda bir koordinatör görevi gören meclis böyle çalışacaktır. Önerdiğimiz devlet reformu, özerklik dediğimiz, yerinden yönetim dediğimiz model kabaca budur. Üçüncü reform başlığı, bunu da 7 Haziran’da anlatmaya çalıştık. Ekonomi alanındaki düzenlemeler. Bizler bu toprakların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sizlere anlatacak değiliz. Muazzam bir ekonomik potansiyelimiz var. Fakat istihdama veya üretime dönük yatırım Türkiye’de gerçekleşmediği için sıcak paraya ve ranta dayalı bir ekonomimiz olduğu için bizler sürekli dışarıya parasını kaptıran bir ülkeye dönüştük. Bu da ekonominin makro rakamlarının büyük çıkmasıyla birlikte mikro düzeyde vatandaşın hiçbir şekilde bu büyümeden pay alamayacağı bir düzen yaratıyor. Öncelikle bunu değiştireceğiz. Türkiye’nin belirli bölgelerinde değil, Kocaeli’de, Bursa’da, İstanbul’da değil, her yerde yerinde istihdamı artıracak yatırımları desteklememiz gerekir. Burada 3 şeye dikkat edeceğiz. Birincisi çevreye duyarlı olacağız. Ormanı, dereyi, suyu kirletmeyecek. İkincisi, işçiyi, çalışanı koruyan yatırımlar olacak. Kaçak işçi, sigortasız işçi, ucuz iş gücü olmayacak. Hakkını verecekler ve hepsi kayıt altında olacak. Üçüncüsü de cinsiyet ayrımcılığı yapılmayacak. Kadının ekonomik ve siyasal alandaki katılımını artırmak için cinsiyet konusunda da bizler hassas davranacağız. Bu şekilde yapılacak yatırımları yönlendirmek koordine etme konusunda merkezi hükümet üstüne düşeni yapacak. Her yere özerk yönetimle teşvik edici, cazibeyi artırıcı çalışmalar yapacak.

"Bunun dışında bir formül bizi bir arada tutmuyor, tutamıyor"

Değerli arkadaşlar, üç başlıkta çoğulcu demokrasi, demokratik cumhuriyet devlet yönetimi ve yeni bir ekonomik anlayışla barışa, istikrara ve güvene dayalı bir ekonomik anlayışla vergi politikasında ve gelir dağılımında adalet politikasıyla yoksulluğu, işsizliği önleyebiliriz dedik. Bunların her bir başlığını uzun uzun çalıştık, anlatma gayretinde olduk. Partimizin temel yaklaşımları bunlar. Biz bunun dışındaki hiçbir yaklaşımı, hiçbir pratik uygulamayı doğru görmüyoruz. Bizim özerklik diye tarif ettiğimiz kabaca buraya aktarmaya çalıştığım mevzudur. Ve bu sadece Türkiye’nin genel demokrasisini kucaklayan, Türkiye’yi çağdaş, demokratik yönetimler kotasına taşıyacak bir mevzudan da öte, bütün Orta Doğu’ya referans olabilecek yeni bir hamledir. Aynı zamanda Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün de kilidi, anahtarıdır. Kürt halkının siyasi statü talebinin de karşılanmasıdır. Bunlar bizim siyasi parti programlarımızda yer almış, yıllardır her parti bünyemizde resmi olarak taahhüt edilmiş onaylanmış düşüncelerimizdir. Bu kabul görür ya da görmez, halktan destek alır ya da almaz, görebildiğimiz kadarıyla iyi ve doğru anlatıldıkça Türkiye’nin her yerinden insanlar ilgi ve sempatiyle izliyor bunu. Bu projeye Türkiye toplumunun yüzde 50’ye yakını ilgi göstermiştir. Bizler HDP’nin tüm bileşenleri - ki 20’ye yakın siyasi parti ve hareket olarak bir aradayız - Kürt hareketi de bu bileşenlerden en önemlisi nicel ve nitel olarak öncüllüğünü yapan harekettir, ama tek başına HDP değildir. HDP tek başına Kürt hareketini temsil etmez. Kürt hareketi tek başına HDP’yi bünyesine almaz. Çok sayıda inanç hareketi, kadın hareketi, gençlik hareketi, sol sosyalist hareketler, İslami hareket, Alevi hareketleri gibi hareketler ve partileri bünyesinde barındıran, tabiri caizse bir koalisyon partisidir. Temel ilkelerde bir araya gelmiş, çok sayıda siyasi hareketin çatısı ve ortak partisidir. Bu partiyi büyütmek, her seçimde halka biraz daha doğru anlatmak ve desteğini artırmak ben inanıyorum ki Türkiye’deki bütün sorunların çözümünde bize katkı sunabilir. İnanmamış olsak, kendimizi çaresiz hissetsek, bu kadar baskıya, bu kadar zorlamaya rağmen ısrarcı olmazdık. Israrcıyız çünkü bu proje Orta Doğu bataklığından Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimalinden bizi koruyacak yegâne projedir. Birlikte yaşam, birlikte çözüm. Kürt halkının, bir halk olarak bütün haklarıyla birlikte Türkiye içerisindeki yaşamının garantisidir. Bunun dışında bir formül bizi bir arada tutmuyor, tutamıyor. Şimdi değerli kardeşlerim, konuşmama şöyle başlamıştım. Bizler, siyasi muhatap olarak elbette ki hükümetleri görmek zorundayız. Yarın bir gün hükümetler değişir, başka seçenekler devreye girer. Hükümette bizler oluruz ya da olmayız en nihayetinde bu bakış açısıyla sorunların çözümünü savunmaya devam edeceğiz.

Ve biz 3 başlık altında, 3 ana fikir altında topladık bu görüşlerimizi ve çözüm önerilerimizi kesinlikle silahla, şiddetle, savaşla kazanma yolunda kimseyi ne teşvik ettik ne önerdik. Demokratik siyasette başarılabilecek, doğru anlatıldığı takdirde bütün dünyada ilgi uyandıran, destek gören, sadece Türkiye’de de değil diplomatik birçok kapının size açıldığı bir ortamda bir kez daha yeniden şiddet sarmalına kendimizi mahkûm etmeyelim diyoruz. Çağrılarımızda karşılıklı ateşkes ve yeniden müzakereye dönüş konusunda çağrılarımızda ısrarımızın nedeni de budur. Biz kendimize güveniyoruz. Halk olarak sivil toplumumuzla, gençlik, kadın yapılarımızla, bir bütün olarak bütün meslek örgütlerimiz, dost siyasi partilerimiz, birlikte hareket ettiğimiz siyasi partilerimizle hep birlikte başarabileceğimize inanıyoruz. Çaresizlik içinde, sadece bizler hükümetin ağzına bakıp duran bir parti değiliz. Biz görüşlerimiz çerçevesinde siyasi bir mücadele yürüttük. Karşılaşmadığımız baskı, görmediğimiz zulüm kalmadı. Ama biz ısrarlı bir şekilde barışçıl yöntemlerle mücadele edeceğiz dedik. Yapmadığımız şey değil geçmiş dönemlerde. Yapmadığımız şey değil. Konuşmamın başında ifade ettim. Görmediğimiz şeyler değil. Savaşın en alasını gördük yaşadık, köylerimiz yakılırken, mahallelerimizde her gün faili meçhuller yaşanırken bunları görerek büyüdük. Bugün siyasetin merkezindeyiz. Geriye dönüş olmaz diyorlar. Olmaz tabi. Halk buna izin vermez, kimse buna izin vermez. Tarihte geriye dönüşler, geriye gidişler toplumların felaketidir. Bizler buna izin veremeyiz. Ve herkes, partimizin projesine, çözüm önerilerine inanan herkesin bu anlayışımıza bağlı bir şekilde bunun etrafında kenetlenmiş bir şekilde mücadele etmesi gerektiğine inanıyoruz. Hükümet zulüm politikalarını artırabilir, kendince şiddetin dozunu artırarak HDP’yi zor durumda bırakmak isteyebilir. Ama unutmayın ki 90’larda, 80’lerde yaşamıyoruz. İletişim kanalları eskisine göre çok daha güçlüdür. Ve vicdan, gönül kapıları da eskiye göre çok daha açıktır. Yurttaşlarımızın kulağı da söylediklerimizi daha dikkatle, ilgiyle dinleyebilecek bir noktaya gelmiştir. Biz bu imkânlarımızı elimizden kaçırarak, bu imkânları doğru kullanmayarak sadece hükümetin dayattığı şiddet politikasına teslim olursak başka hiçbir çaremiz yoktur gibi düşünürsek yanlış yaparız. Her şeyden önce bu noktada herkesin, Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin, çağrılarımızın toplumsal bir ses olduğunu görmesi lazım. Bunun Selahattin Demirtaş görüşü ve çağrısı olmaktan çok öte milyonların çağrısı ve duygusu olduğunu görerek hareket etmesi lazım.

"Halkın her evladının direnişi karşısında biz saygı duyarız"

İkinci mevzu az önce kaba hatlarıyla aktardığım, özellikle özyönetim mevzusu; pratikteki yanlış uygulamaları ile pratikte özyönetimle uzaktan yakından alakası olmayan, yurttaşları esnafı, o mahallede, o kasabada yaşayanları da zora sokacak her uygulama bu projeye sadece zarar verir. Yurttaşlarımızın ve gençlerin, herkesin kendini savunma ve koruma hakkı sonuna kadar kutsaldır. Her canlının meşru savunma hakkı vardır. Hiçkimse hiç kimseye kurbanlık koyun olmayı dayatamaz. Bizim de çağrımız bu değildir. Kimseye “teslim ol” çağrısı yapmadık, yapmayız. Halkın her evladının direnişi karşısında biz saygı duyarız.

"Bizler yanlışlarımızın üstünü örterek ilerleyecek bir hareket değiliz"

Ancak bununla birlikte doğru uygulamalar, doğru politikalar bizi başarıya götürür. Özerklik gibi çağrımızın, yerinden yönetim gibi son derece demokratik modellerini yanlış pratik ve uygulamalarla yanlış anlatan ve tarihe yanlış, olumsuz izler bırakacak şekilde ifadelendiren bütün uygulamaları eleştirdiğimizi açıkça ifade etmek istiyorum. Bizler yanlışlarımızın üstünü örterek, yaptığımız hataları halının altına süpürerek ilerleyecek bir hareket değiliz. Tam tersine bugüne kadar yanlışların karşısında dimdik durabildiğimiz için büyüdük ve bir halk hareketine dönüştük. Bugün 6 milyondan fazla insan bu harekete oy veriyor. Türkiye’nin yarısı sempati duyuyorsa bu dürüstlüğümüzden, doğruluğumuzdan, ilkeli duruşumuzdan kaynaklıdır. Yanlışların arkasında durmadık durmayacağız.

"Halkın beklentilerini politikaya dönüştüremezsek yanlış yapmış, kendimizi kandırmış oluruz"

Çok açık ve net söylüyorum, bütün bu yanlışları ve yanlış anlaşılmaları düzeltmek, rayına sokmak için de elimizden ne geliyorsa fazlasını yapacağız. Bizler siyaset kurumu olarak her şeyden önce halkın verdiği desteği hep birlikte halkın yararına kullanmak zorundayız. Halkın duygularını, düşüncelerini, sokakta, meydanda, alanda duyduğumuz beklentileri siyasette pratik politikaya dönüştüremezsek yanlış yapmış, kendimizi kandırmış oluruz. Halk kandırılabilecek bir yetkinlik değildir. Kim halkı kandırabileceğini zannederse yanılır. Bunun en somut örneği mevcut AKP politikalarıdır. Kandırmaya çalıştıkça battılar. Battıkça kandırmaya çalıştılar yine battılar. Bu işin sonu yoktur. Yalanla, iftirayla, zulümle halk teslim alınamaz. AKP’nin durumu bunun en somut örneğidir. Biz buna izin vermemiş bir hareket olarak, direnerek bugüne gelmiş bir hareket olarak, hiçbir zulüm karşısında boyun eğmemiş bir hareket olarak kendi içimizde de en demokratik tartışmayı, kararlaşmayı yaşamak zorundayız. Başka türlü önümüzü göremeyiz, başka türlü sağlıklı büyümeyi gerçekleştiremeyiz. Aksi durumda halkın bize geçici olarak sunduğu toleransı kötüye kullanmak kesinlikle nihai zaferi engeller.

Tarihi statü beklentisi içerisinde olan, sorunun çözümü konusunda tarihi bir beklenti içerisinde olan halklarımıza hep birlikte layık olmak zorundayız. Bu çağrım veya eleştirilerim direnişe dair değildir, kesinlikle böyle anlaşılmamalıdır. Şunu da açık yüreklilikle ifade ediyorum. AKP ve AKP’nin politikası, AKP’nin yandaş medyasının tutumu, kirli savaş, psikolojik savaş politikaları öyle bir noktaya geldi ki eleştiri yapmak, özeleştiri yapmak bu ülkede imkânsız hale geldi. Kullandığımız her cümle bir psikolojik savaş argümanına dönüştürüldüğü için siyasetçiler olarak mecburen dikkatli davranmak zorundayız. Bizler siyasette bu döngüyü de bu yanlışı da kırmak zorundayız. Kendini eleştiremeyen, kendini görmeyen, özeleştiri yapamayan siyasetçi tipi Türkiye’de halka hiçbir şey kazandırmamıştır. Siyasi ömrünüz kısa olsun. Şahsen kendimi de öyle görüyorum. Ama bu kısa ömürde en azından doğru işler, doğru bir siyasi tarz ve üslup tutturmuş olalım. Bizden sonra gelecek her arkadaşımız bizim mirasımızı büyütmeye çalışsınlar. Başka türlü biz bu kısır döngüden çıkamayız. Başka türlü bu sarmaldan çıkış yoktur.

"Süreç parlamentoya doğru kaydırılmalı, yasal ve anayasal adımlar desteklenerek hızlandırılmalıdır"

Masa, müzakere, diyalog, barış arayışı kutsaldır. Cesaret ister ve erdemli bir duruştur. Korkaklık değildir, geri çekilme, geri adım değildir. Hele hele böyle dönemlerde, barıştan söz edenlerin neredeyse hedef haline getirildiği bu dönemde tam tersine herkesin barış, müzakere, diyalog söylemini öne çıkarması lazım. Geri dönüp baktığımızda nerede kaldıysak ondan daha ileri bir noktada, sürecin yeniden başlaması konusunda ısrar etmeliyiz. Nerede eksiklik, yanlışlık var idi ise onları düzelterek önümüze bakmak zorundayız. Yeni dönemde müzakere başlamalı, daha şeffaf bir süreç olmalı, tarafların birbirine güvenmesine mevzu bırakılmamalı. Tarafsız diyebileceğimiz 3’üncü gözlemci bir güç, kamusal ortak bir iradeyi temsil eden ulusal ve karma bir heyet heyet mutlaka müzakerede gözlemci olmalı. Mutlaka ateşkesi denetlemeli. Mutlaka yanlış olan tarafı sert bir şekilde uyarmalı ve eleştirmelidir. İmralı’da, Kandil’de ya da Ankara’da kimin ne konuştuğunu, hangi konuda uzlaşılıp hangi konuda sorun yaşandığını kamuoyu bilmelidir. Kamuoyu ile bütün bunlar aleni ve açık bir şeffaflıkla paylaşılmalıdır. Parlamento daha fazla rol üstlenmelidir. Süreç parlamentoya doğru kaydırılmalı, yasal ve anayasal adımlar desteklenerek hızlandırılmalıdır. Bunu yapmak bizler açısından hiç zor değil.

HDP olarak dediğim gibi seçime 1 hafta var ve siyasi riskleri göze alarak buna hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Derhal çift taraflı ateşkes olsun. Israrlarımız sonucu KCK’nin ilan ettiği ateşkese devlet ateşkesle cevap versin. Müzakerelerin başlaması konusunda en azından siyasi partiler seçim sonrası hazır olduklarını ifade etsinler. Bu topluma güven verir. Mevcut kadük durumu bir an önce umuda doğru evriltebilir. 1 Kasım seçimleri işte bu yüzden milattır. Sonuç ne çıkarsa çıksın, hiç kimse savaş politikalarında ısrarcı olamayacaktır. Emin olun hiç kimse silah bırakma konusunda ısrarcı olamayacaktır. Çünkü artık bizler, Türkiye’de oy veren seçmenler olarak şu noktada olduklarını görüyoruz; savaşa, çatışmaya yatırım yapan siyasetler hem sorun çözücü değil, hem kalıcı değil, hem de artık halk nezdinde itibarı olan partiler ve hareketler değil. Bu AKP için de geçerlidir. Bizler ve diğer partiler için de geçerlidir. 1 Kasım’dan sonra Türkiye’nin önüne yeni bir çözüm süreci sayfası açılacaktır. Biz buna inanıyoruz. Bunun gerçekleşmesi doğrultusunda çabalarımız ve görüşmelerimiz de var. Toplum bu kadar yüksek bir hassasiyetle çözümü beklerken kimse bundan kaçamaz. 1 Kasım özellikle buna vesile olsun istiyoruz. Toplumun yüzde 75’i öncelikli sorun olarak çatışmaları görüyor. Haklı olarak bunu görüyor. Çünkü insanların evlatları can veriyor. Böyle bir durumda işverenin işi, borsacının borsayı, yatırımcının yatırımı düşünecek hali kalmıyor. İşçinin, çiftçinin işine eli gitmiyor. Ölümler, kan, gözyaşı, cenaze ve hüzün içerisinde insanlar mutlu değil, güvende değil, huzurlu değil. Haklı olarak toplum bizden barış bekliyorsa biz bunu gerçekleştirmek zorundayız. Siyasetin boynunun borcudur. Ya cesur olacağız, cesur davranacağız, bu işi layıkıyla yapacağız. Ya da yapamayan siyasetçiler bırakacak, yapabilen siyasetçiler gelecek. Bu işi başaracak bunun başka yolu yok. Bizler HDP’nin bütün bileşenleri, parti grubu, parti yönetimi bu noktada hemfikiriz, kararlıyız ve ısrarcıyız. Seçimlerle ilgili birçok noktada Türkiye’yi kaosa sürükleyen hamleler noktasında hükümet politikalarına izin vermiştir ama seçim sonrası artık hiç kimse bu topraklarda istediği gibi cirit oynayamaz.” demiş ve bu konuşma da burada tamamlanmış.

YORUM EKLE
YORUMLAR
gevaş
gevaş - 6 ay Önce

ERDOĞAN DA SÜLEYNAMİ GİBİ saddam gibi kadafi gibi olcak inşşşş

Mehmet Selim Seven
Mehmet Selim Seven - 6 ay Önce

Merhametli Türkiye Cumhuriyeti Devletine iftira atma...

SIRADAKİ HABER

banner7

Kayseri escort kayseri escort türk ifşa