Bayramlarda Dahi Asimile Olmak...

Buda nerden çıktı?
Ya da aklını mı kaçırdı bu  kadın diyebilirsiniz.
Bunda haklı olabilir ve size hak verdiğim kadar umarım yazdıklarımı  okurken siz de bana hak verirsiniz vermeseniz de saygı duyarım.
     Konumuza gelirsek; Biz Toplum olarak nelere asimile oluyoruz? Sorusunu sorunca soruyu direkt olarak dini  bayramlarımız üzerinden ele almak istiyorum. 
Mesela; önümüzde olan Kurban bayramı ve bayramlarımıza  asimile olan bir toplum. 
       “ASİMİLE” ne demektir isterseniz ona önce bir göz atalım!
       Köşe yazarı Şinasi KARACA'nın yazılarından birinde Asimile şöyle anlatılıyor.
       Asimile olmak kendi benliğini kaybetmek anlamına gelir. Kendi özünü, kendi yaşam biçimine ket vurup başka benlikleri özümsemek ve onlar gibi yaşamaya çalışmak asimile olmaktır. kendi benliğini, değerlerini, özünü kaybetmektir.

Ancak ve ancak kişilik zaafı yaşayan, karakterini yerine oturtamamış bireylerde görülür. İster Hıristiyan, ister Türk, ister alevi, ister Kürt, olun eğer bu kimliğinizi kendi aklınızın verdiği mantıksallıkla değil de asimile olarak kaybediyorsanız yaşamayın zaten, bırakın insanlar sizin adınıza düşünsün.

Özellikle gençler çok dikkatli olmalı, çünkü bir tarafta aileleri diğer tarafta arkadaşları ,yaşamak istedikleri duruyor ve bilmeleri gereken kendi toplumuna yabancılaşanın başka halkları ve kültürleri yaşayamayacağıdır. (Alıntı) Şinasi KARACA

       Şimdi Asimilenin bayramlarla 
ne alakası var diye soran kaç kişi vardır acaba aranızda? 
Biraz gerilere gitmek istiyorum. Kurban bayramı denilirken Hz. İbrahim'in oğlunu kurban verirken Allaha olan bağlılığından göz kırpmadan canından bir parça olan canını evladını kurban vermesinde ki kararlılığına hediye olarak Rabbim yine kendi yarattığı mahlukat olan hayvanı melekleri eşliğinde İbrahim'e inandığını onun yerine koçu hediye ederek  kesmesi emrolunur. Ama bunuda insani bir duygu ve merhametle yapması emredilir. Hz. İbrahim'den bugünümüze enson 40 yıl önceki kurban bayramından bas ederek ugradığımız asimileye göz atalım. Çünkü ben ancak o kadarının şahitliğini yapabilirim.
    Çocukluğumuzda iki ay öncesi kurban bayramı telaşı ençok da ekonomik olarak yapılırdı. Kurbanlık paraları ya yastık altı ya evin hanımına teslim edilerek veyahut kasalarda saklanılırdı. Ne olursa olsun bu bir dini vecibe ve bu yapılması gerekir diyen bir sorumluluk ve sevgiydi.. Sonra yaklaşan son birkaç günde  bayram telaşı alışverişi ve en önemli kurbanlığın alımıydı. Pazarlarda hayvan meydanı adı verilen alanlarda sıkılan eller iyi niyetler hoşgörüden yapılan indirimler. 
Öyle ki anında orda kaybolmasın diye üstü boyanan ya da boynuna takılan nişane adı verilen bir damgayla eve götürülürdü kurbanlık. Götürülürken belki bir gelin belki de bir damat endamıyla anlatılamıyan gurur ve mutlulukla kapıdan içeri girerdi. Sıkı durun; Babamın aldığı kurbanlıkları saklama yerimiz olmadığında banyomuz birkaç günlüğüne kurbanlık olan misafirimize özel misafirhane olurdu. Kesim günü gelince heyecan duruklardaydı. Çok dikkat ederdi babam uzak tutardı beni ve benden sonraki küçük kardeşlerimi kurbanın kesimi   o anki okunan duaları duymuyalım ve  hayvanın son nefesinde ki çırpınışlarını görmeyelim. Olurda üzülürüz diye. Halbuki doğru olan keşke dini bilgilerimizi tam bilinçli öğrenmemiz için herşey olacağı gibi sırasıyla anlatılsaydı. Kesilmesinden sonra akan kanını gördük hatta şaka niyetine bazen alnımıza bile kanı parmak bastı basılırdı. Ne kadar doğruysa artık. Sıra gelinirdi kanter içinde ki babam başta olmak üzere aile fertlerinin beraber kesip parcaladıkları kurbanın kapı kapı dolasarak öncelik önce  mağdur olan komşuların sonrada diğer komşulara dağıtmasına. Dağıtımda pek haksızlık olmazdı. Çünkü o zamanlar fazla nüfus yoğunluğu olmadığından paylaşım yapılan kurbanlık tamda yerini buluyordu. Biten işlemden sonra giyilen temiz bayramlıklar ve bayramlaşmalar. Heyecanla el öpme faslı, önce ben sonra sen kargaşası baba eli ve anne elinin öpülmesi içindi. O zamanda gelen bir asiliğim var benim halende devam ediyor. Neden kadın kocasının elini öpmek zorunluluğunda bırakılıyor diye? Suali beynimde cevap arıyordu. Maalesef annemde çok mutlu bir halde babamın elini öperdi, ben de buna hiç anlam veremezdim. 40 yıldan sonra da halende cevabını bulamadım. Tepkim el öpmeye değil, kadın neden kocasının yanağı varken elini öpüyor, ikisi de ailede dengeleri eşit birey değil miydi? Baba ve Anne. Ancak kabul etmesek de halen devam ettirmeye mücadele edilen ve geçerli olan Ataerkil aile kavramı bunu biliyordum ve buna içim içimi yiyerek kızıyordum.
Evet konumuz Asimileydi.
40 yıl sonra Dini bayramlar, dinin bazı yobazlar ve hurafelerinden uğradığı zararlarından yeri geldi baskıcı, yeri geldi alaycı, yeri geldi kara zihniyetci, yeri geldi hak yiyici bir din sıfatına sokuldu İslam dini. Bu olunca din de bayramlar da özellikleriyle yara aldı belki yok sayılacak pozisyona getirildi.
Konusunu konuştuğumuz kurbanlar kan pahasına bir fiyatla alınır ya da uzaktan bakılması bile cep yakar duruma geldi. Alınan hayvan cep yaktı diye sanki onun suçuymuş gibi tüm kin ve nefret onda harcanır şekilde dışa kusulurcasına eve götürülürdü.. Bazen o kadar duyarsız bakılır ki hayvanın kaçması bile kaçınılmaz olur. Haaa bir de hırsız tacirlerin vurgununa gelenleride unutmamak lazım. Kesilen kurbanın yarısı belki haksız değil bir yılda evine hiç almadığı et ancak gösteriş için kestiği kurban eti  buzdolabının kapısı önünde içeride saklanılması tabiki kaçınılmaz oluyor. Diğer yarısınıda komşusuna nasıl hava atacak kurban kesti diye varsın komşusu zengin olsun sorun değil onu övecek ya "hadi ilk dolu tabak Ahmet efendilere gitsin hanım diye seslenen  ses". Güya kurban ilk fakirin kapısına verilmeli. 
Birde ben memurum asgari ücretle çalışıyorum diye ağlayan ama aylar öncesi yurt dışı ve yurt içi rezervasyonu yapılan 5 yıldızlı otel ve tatil beldelerine harcanan  acaba kaç kurban parası eder?
Kurbanlık kadar belki de daha önemli bir durum var halende devam eden önemli bir durum. Bakılmayan ziyaret edilmeyen değerlerimiz, aile büyüklerimiz. Kimisi bariz  yanlızlığa mahküm, kimisi huzurevine hapsedilmiş. İşte yapılan tüm  bu örneklere şahit büyütülen çocuklarımız geleceğin nesilleri...
    Şimdi soruyorum? Asimile olmak  sadece yasaklarda yaşıyarak mı olunuyor yoksa yaşanan hayat ve yaşam koşullarımızda kendimizinde bilerek yada bilmeyerek getirdiği değişikliklerde asimilasyon değil mi? Tıpkı bizim çocuklarımıza yaptığımız haksızlık ve bilinçsizlik özentili yaşam özlemi gibi. Çocuklarımızda beklenen kendilerinden sonraki nesillere asimilasyon patronluğu değilde nedir?   

YORUM EKLE
YORUMLAR
Tacettin ertas
Tacettin ertas - 1 yıl Önce

Bu güzel.kentin sizin gibi tarafsız yazı yazana.ihtiyaci var ağzınıza yüreğinize.saglik kaleminiz daim güçlü olsun

Ali kaya
Ali kaya - 2 ay Önce

Orta Anadolu'da da Kürtlerin yaşadığını duyardım da; onlarla ilk yakınlığım 1970'lerde Ankara'da Mülkiye öğrenciliği yıllarımda başladı diyebilirim.
Emek mahallesindeki Diyarbakır yurdunun hemen yanı başındaki bir öğrenci evinde birkaç arkadaş birlikte kalıyorduk. Aynı zamanda yurdun bağlı olduğu Diyarbakır Deneği'nin de yöneticilerindendim. Her sabah Emek'ten Cebeci'ye okula gider gelirken; o hatta çalışan Ankara'nın ünlü 7-8 kişilik taksi dolmuşlarını tercih ederdik. İşte ilk kez o tarihlerden birinde (1974) Kırşehirli Kürt Mehmet'i tanımıştım. O gün Diyarbakırlı olduğumu öğrenince kendisinin de Kürt olduğunu söylemişti ve başlamıştık Kürtçe konuşmaya. Sonra dost olmuştuk. Daha sonraki karşılaşmalarımızda ise, her defasında zorla para vermek durumunda kalmış ve yol boyu Kürtçe-Türkçe sohbetlerimizi sürdürmüştük.

Bugünlerde epeydir kitaplığımda durup durup bana bakan ve ne zaman okuma sıram gelecek diye bekleyen Rohat Alakom'un "Orta Anadolu Kürtleri" kitabı elimde. Rohat'ın kitabı daha önce İsveç Stockholm'de APEC** yayınevi tarafından basılmış. Türkiye'de de Evrensel Basım Yayım yeniden elden geçirilmiş ve genişletilmiş halini basmış. Kanımca, bu güzel kitabı okurla buluşturmakla iyi de etmiş yayınevi.

Kürtler deyince bu ülkede hep coğrafi olarak Anadolu'nun Doğu ve Güneydoğusunda yaşayanlar bilinir. O denli öyle bilinir ki, "Bölge" dediğimizde Kürt cephesinden hep Doğu Güneydoğu coğrafyası algılanır. Ama Orta Anadolu'da da Kürtlerin yaşadığı çok da bilinmez. Bilinenler de dar bir camiayla sınırlı kalır nedense!

İşte sevgili Rohat Alakom bu zor işi başarmış. Hem araştırmacı kimliğiyle iki defa bölgeye gidip mekânları dolaşarak, hem de sıkı bir kaynak taraması yaparak "Orta Anadolu Kürtleri" çalışmasını hazırlamış. 275 dip nottan oluşan Orta Anadolu Kürtleri üzerine yazılmış kaynakça ve 200 civarındaki eser isminden oluşan Orta Anadolu Kürtleri Bibliyografyası da bu alanla ilgilenenler için ayrı bir özgünlük taşıyor. Ayrıca kitabın sonuna eklenen aile albümlerinden alınan fotoğraflar da ayrı bir görsel zenginlik sağlamış kitaba.

Orta Anadolu'ya Kürtler ilk kez Yavuz Sultan Selim döneminde yerleştirilir(sayfa 20). Ve Ankara keçisinin asıl yetiştiricilerinin o dönemde yerleşen Kürtler olduğu da ifade edilir(sayfa 20). 1463 tarihli Ankara Tahrir Defterlerinde Kürt Köylerine rastlandığı yine yazarın aktardıklarıdır.(sayfa 34).

1861-72 yılları arasında Orta Anadolu'da araştırma yapan George Perrot, Haymana Kürtlerini yazar. Harputlu bir tercüman aracılığıyla ora Kürtleriyle anlaşan Perrot "Yöre Kürtlerinin Kürtçe dışında başka dil bilmediğini" ifade eder. Perrot onlara "Orta Anadolu'ya ne zaman göç ettiklerini " sorar. Yaşlı Kürtler "Birkaç kuşak önce geldiklerini" söylerler. Perrot; "arka arkaya buralara (Orta Anadolu'ya) gelen kuşakların, sonbaharda dökülen ve savrularak ortadan kaybolan yapraklar gibi arkalarında iz bırakmadıklarını" da ekler. (sayfa 22)

George Perrot'un bu anlatımına genişçe yer veren Rohat Alakom'un kitabının ilgili sayfaları beni yakın zamanda bir yerel ve sözlü tarih çalışması için görüşme yaptığım yaşlı bir Diyarbakırlının Konya'da sürgündeyken ki anlatımlarına götürdü. Sürgünde doğan ve Konya'da daha ilkokul çağındayken bir gün Konya'nın dış mahallelerinden birinde, evlerinde konuştukları kendi dilleri (Kürtçe) gibi konuşanları gören çocuğun şaşkınlıkla babasıyla paylaşmasıyla ilintili. "Baba" der çocuk hem de Kürtçe sürgün yerinde, Konya'da. "Hani biz Kürtçe konuşuyoruz ya! İşte burada(Konya'da) o Kürtçe konuşanları gördüm, burada da var." "Evet" der babası. "Onlar Orta Anadolu Kürtleridir".

Bilmediğim çok şeyi öğrendim. Bir dolu renkli ve bir çoğunuza tanıdık gelecek simalar da var Rohat'ın kitabında. Gazeteci Abbas Güçlü, İstanbul eski belediye başkanı Bedrettin Dalan, gazeteci Selahattin Duman, satranç ustası ve eski milletvekili Emrehan Halıcı gibi daha bir dolu önemli şahsiyetin de Orta Anadolu Kürtlerinden oldukları kitabın sayfaları arasında akıp gidiyor. Ki bir kısmının hikayeleri de var.

Mehmet Kemal "Acılı Kuşak" kitabında Ankaralı Kürt Alişan Beyin konağından bozma İstiklâl ilkokulunu anlatır, Rohat da kitapta aktarır. Sonra ileriki yıllarda "Kürdün Meyhanesi"nde sıkça bir arada olduğu ve "Kürdümsü bir yüzü olduğu"nu ifade ettiği Cahit Sıtkı Tarancı'yı da anlatmayı unutmaz. (sayfa 56)

Kastamonulu Bülent Ecevit'in Kürtlüğünü aktarmak da Süleyman Demirel aracılığıyla olur. Demirel Cüneyt Arcayürek'e anlatır. "Bülent Ecevit'in kökeni Tuncelili. Büyükbabası sürgün gelmiş Kastamonu'ya. Dersimli Mustafa". Dersimli Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi 1924 yılında ölür ve "Kürdizade Şükrü Efendi" diye de mezar taşına yazılır. (sayfa 61)

Rohat Alakom'un Orta Anadolu Kürtleri kitabını okurken yıllar önce Cem Boyner'in Yeni Demokrasi Hareketi Partisinden Ankara Milletvekili adayı olan Cihanbeyli Kürtlerinden bir akademisyen dostumun sözlerini anımsadım. Gecenin epeyce geç bir saatinde beni aramış ve benim de aynı partiden Diyarbakır milletvekili adayı olmamı istemişti. Uygun bir dille olamayacağımı anlatmıştım. Sonra kendisine bu harekete ve siyasete bu şekilde heyecanla ilgisinin kaynağını sormuştum.

"Kürtlerin Kâbe'si Diyarbakır'dır Şeyhmus" demiş ve eklemişti: "Müslümanlar nasıl yüzlerini Kâbe'ye dönüp ibadet ederlerse, dünyanın her hangi bir yerinde yaşayan Kürt de yüzünü Diyarbakır'a dönüp siyaset yapar. İşte bu nedenle Diyarbakır 300 araçlık konvoyla Cem Boyner'i hava alanından karşılamaya gidip sonra da koca salonlara sığdıramayınca, YDH'ye de kıymet verince bizler de Orta Anadolu Kürtleri olarak bu harekete sahip çıktık."